“TUTKUSUNA ÂLİM OLMAK” DİYE BİŞEY VAR!

Her insanı heyecanlandıran, onu ateşleyebilecek potansiyel bir enerji kaynağı, bir tutkusu vardır. Tutkusu olmayan insan yoktur aslında. Ancak tutkusunun bilinçli olarak farkında olan ve tutkusunu bilmediği için sönük olan insanlar vardır. Bu yüzden ilk önce bulmak gerekir. Tabi arayanların bulabilir ancak.

İnsanın tutkusunu bulabilmesinin önünde 4 engel olduğu söylenir[1]: kimlik, statü, güvence ve para. Her insanın ihtiyaç duyduğu kimlik oluşturmada öz belirlenimci olmak veya dış belirlenimlerle kimlik oluşturmak arasında fark vardır. Onay alma ihtiyacı yüksek, yani öz değer ve dolayısıyla özgüven noktasında zayıf insanlar kimliklerini de dış dünyanın onları kabul ettikleri biçimde oluştururlar. Nasıl kabul görüyorlarsa öyle bir kimlik inşası içinde kalarak, bir nevi hapsolurlar.

Statü de kabul görülme varsayımı ile birlikte üstünlük, farklılık ve özel olma ihtiyaçlarını gidermenin bir yoludur. İnsanlar eşsiz olduklarını bilmezler, diğerlerini sıradan kendilerini özel kılabilecek bir yolu tutmayı tercih edebilirler. Bu yol yaşanılan toplumsal düzlemde bir statü getirmiyorsa da anlam bulmazlar.

Yine alışılan veya arzulanan (sosyal öğrenme ile) konfor belirli bir bütçeye ihtiyaç duymaktadır. Konforunu beslemeyi, tutkusunu beslemekten önce getirebilir insan.

Bu konforun da öncesinde belirsizliği azaltma ve güvenli alan ihtiyacı giderilir.

Tutkunun peşinden koşmak her zaman veya hemen bu saydıklarımızı getirmeyebilir.

Sayılanlar ihtiyaç olarak algılanabilir. Yalnız bu ihtiyaçların giderilmesi “keşfetmeye ve değişmeye karşı” bir paradigma gerektirir. Demem o ki tutkuya engel olan bu unsurları öldürmeden (hayat merkezimizden çıkarmadan) tutku ile buluşmak zordur.

İz bırakan eser, bir tutkunun eseridir. Tutkusunu keşfeden, tutkusunun ateşi ile canlanan ve yanan kişi esaslı ve tesirli işler yapabilir. Bu ateş kişinin içinde; -alevine hasret kor gibi- külünün içine saklanmıştır. Eğer zamanında meyledilmez ise, hayat karmaşası içinde tekrar bulmak da bulduktan sonra alevi ile buluşturmak da zor olur. Ancak bu tutku bir yanarsa da tüm bedeni, benliği sarar. Hayatın esası ve anlamı haline gelir. Bu yüzden ustanın tutkusuna alim olması gerekir.  Yani?

Ustalık tertemiz ve anlamlı amaçlar doğrultusunda yaşadığı sürece kutsal bir uğraşıdır. Bu uğraşın iki temel gıdası vardır: akıl ve duygu. Bu ikilemin birbirini yıpratması değil, beslemesi söz konusudur. Ancak ne zaman? Dünya gibi, hayat gibi, varlık gibi bir denge içinde olduğu zaman. Tutkuların duyguları besleyici gücü çok yüksektir. Ayrıca tutku duygulardan da beslenir. Ancak hırsa da dönüşme olasılığı yüksektir. Denge bozulduğu zaman, tutku akıl menzilinden çıktığı zaman, tutkunun hizmet etmesi gereken amaç, götürmesi beklenen liman şaştığı zaman “anlam” kalmayabilir.

Evet insana büyük güç verir tutkusu, ancak usta için güçten daha ziyade kontrol esastır. İradesi esastır. En başta da söylendiği üzere usta şekillendirir. Tutkusu kilidir adeta. Elleri ise tutkusuna şekil veren akli iradesi. En sonunda faydaya/anlama ulaştıran menzilidir. Anlam-gaye; akıl ve duygudan oluşan iki değirmen taşının içine atılan buğday taneleri gibidir. Eğer akıl ve duygu; buğday tanelerinden (anlamdan-gayeden) yoksun olursa birbirlerini öğütürler, eritirler. Bu yüzden tutkusu yüksek de olsa ustanın, tutkusuna alim olup, onu bütüncül aklı ile anlam-gaye menzilinde tutması gerekir.

İnsan sevdiğini mi yapar, yaptığını mı sever? Her birimizin dilindedir: “İnsanlar sevdikleri işi yapsınlar, o zaman iş, iş olmaktan çıkar bir nevi oyun olur, uğraş olur. Eğer sevdikleri işi yaparlarsa hem başarılı hem de mutlu olurlar.”

Peki farklı açıdan bakmak mümkün değil midir? İnsan yaptığını yapabildiğini sevmez mi? Ya da şöyle soralım. Yapmadığını, yapamadığını sever mi insan? Hem demezler mi insan yaptıkça yeteneği perçinleşir, yaptıkça derinleşir, iş üstündeki perdeler kalkar, işin sırlarına vakıf olur. Sessiz veya örtük dediğimiz bilgisi oluşur. Deneyimle birlikte bir de işin ilmine dair nazari bilgisi arttıkça sezgisel zekâ da gelişir.

O zaman bakış açımızı değiştirmek gerekir. Kişi sadece gözlemleyerek, “sanırım ben bunu severim” demez. Yapar, yapmaya çalışır, dener. Havuza atlar yani. Uğraşın içindeyken bir anda “bulur” kendisini. Keşfeder. Bu keşif öyle bekleyerek olmaz, yürümek gerekir, denemek gerekir. Bu yolda bir de akıl hocası oldu mu, çok daha kolay bulur kendisini.

İllaki her insanın hem fiziksel hem de zihinsel yönelimleri farklılaşır. Bu yönelimleri gören bir akıl hocası kişinin daha erken yoluna girmesini sağlayabilir. Ama esas olan hem hal olmaktır. İş ile hem hal olmak. Hangi iş olursa olsun. Kendini bulmak için hemhal olmak gerekir. Kendini bir zanaatta bulmak, pek fazla fikirleşmek ile gerçekleşememektedir. Önlükleri giymek, temas etmek gerekir, dokunmak, sonra kirlenmek, sonra terlemek.

Herkesin içinde bir enerji; bulduğunuzda yanmaya hazır bir tutku vardır. Kişi; enerjisini sarf ettiğine, emek ve zaman verdiğine tutulabilir, karşılığını almak isteyebilir, kendini onda daha özgüvenli hissedebilir. Tutkunun zemini oluşur özgüvenle. Çünkü özgüven; öz değer ve öz yeterlilikten oluşur. Öz değer kişinin kendini değerli bilmesi ile mümkündür. Kendine anlam bulması ile. Kişi yaptığı ve yapabildiği ile anlam bulur kendine. Büyük resmin bir puzzle parçası gibi eşsizdir ve büyük resmi tamamlamak için gereklidir. Öz yeterlilik ise kişinin işi yapabilme inancıdır. Her ikisi de bir işi veya işin bir parçasını yapınca gelişir insanda. Yoksa dış etmenler, söylemler, gözlemler kolay kolay artırmaz bu ikiliyi. Bu yüzden değerli ve yeterli hissetmek bizzat yaparak mümkündür. Yapmaya çalıştığını, yapabilir, yapabildiğinde özgüveni gelir, özgüveni tutkusuna dönüşür.

[1] Millburn ve Nicodemus, Minimalism, 2016.

Leave a comment