İLETİŞİMİN EKSİK YANI: DUYGU VE ANLAM PAYLAŞIMI

“Bu yazı belki iletişime dair gördüğüm, okuduğum bilmem kaçıncı yazı. Onlarca iletişim yazısının, kitabının, seminerinin, videosunun söyleminden ne farkı var ki” diyeceksiniz.

Ben birçoğunun davranışsal unsurlara odaklandığını düşünüyorum. Güzel konuşmak, iyi dinlemek, nezaket üzere davranmak, doğru beden dili kullanımı, jestler, mimikler, doğru ses tonu ve vurgular, güvenli davranışlar sergilemek, girişken olmak, dışa dönük olmak vb.

Kaçırdığımız meseleler, iletişimin temelini oluşturuyor bence. Pizzanın üstünde malzemeler ne kadar çeşitli, renkli, kaliteli olsa da pizzayı hamuru akredite ediyor. Nedir işin temeli? Neyi eksik yapıyoruz veya neyi yapmıyoruz? Duygu ve anlam paylaşımını.

Bir insanda diğer insana dair ilk olarak duyguları belirir. İlk olarak limbik sistem uyarılır. İnsan kendini güvende hissetmek ister. Bu da kendine güvenden önce diğer insanlara güvenle başlar. Bir kişi ile tanıştığımızda ondan emin olmamız veya olmamamız ona karşı yaklaşımımızı belirler. Sonrasında çevresel ve kişisel şartlarla zihinsel değerlendirme yaparız. Hatta çoğu zaman duygularımız düşüncelerimizi çerçeveler, yönlendirir. Bu duruma dair farkındalığımız düşük olduğunda, öyle olduğunu düşünmesek de bizi duygularımız yönetir, yönlendirir. Hatta insanın kendine güveni bile; yapabilecekleri, bildikleri, becerileri ve zihinsel değerlendirmelerinden önce “ya yapamazsam” korkusundan etkilenir. Duygular her bir “yeni, farklı” ile temasımızda etkilidir.  Bu yüzden karşı tarafla kurduğumuz iletişimde tüm değerlendirmelerden önce duygu farkındalığımız ve paylaşımımız olmalıdır.

İletişimin ilk adımı olarak gördüğüm duygu paylaşımını biraz daha açmak istiyorum. Dediğimiz gibi insan iletişim kurduğu kişiden emin olmak, kendini onun yanında güvende hissetmek ister. Eğer böyle olursa kendini rahat hisseder, kendini açar, itiraf eder, iltifat eder.  İletişimin amacı ne ikna etmek, ne karşı tarafı yanımıza çekmek, ne de düşüncelerimizi baskın kılmaktır. İletişimin amacı karşı tarafı rahat hissettirmek ve onu işbirliğine veya uzlaşıya açık hale getirmektedir. Bunun için duygular bağlamındaki yakınlık ilk frekansı kurar, ilk paylaşımı sağlar.

Peki bu duygusal paylaşımı nasıl yaparız? Akademik ve tecrübi bağlamda öne sürdüğüm 4 temel unsur var.   

Duygusal Aynalama: İletişim kurduğumuz kişinin duygusal durumunu gözlemeli ve mümkün olduğunca doğru tespit etmeliyiz. Eğer onunla o anda duygu içeriklerimiz farklı ise çok sağlıklı bir irtibat kuramayabiliriz. Üzgün biri bizi neşeli gördüğünde hem kendine hem bize kızabilir ve gerginleşir. Derdini açmaya meyilli olmaz. Öfkeli birine “dur sakin ol bakalım” dediğinizde, sakin olmamak adına birçok neden üretir. Duygusal onaylanma ihtiyacı ve duygusal yoğunluğu daha da yükselir. Ama onu dinleyip; “haklısın aslında, şu hususlarda gerçekten insan sinirlenir” dediğinizde ilk önce rahatlar, olumsuz duygu ile oluşan kalkanlar bir kenara bırakılır. Duygusal açıdan oluşan benzerlik, artık itirafları da getirir beraberinde. “O haksız evet, ama ben de şunu yaptım” söylemleri çıkıyor ağızlardan. Çünkü insan itiraf ettikçe rahatlar, yükünü hafifletir. Duyguları anlamaktan, kendimizi karşı tarafın yerine koymaktan bahsetmiyorum. Karşı tarafı hissetmekten bahsediyorum. Hislerinin paylaşıldığını düşünen insan, vicdani olarak da tüm hislerini açar. Vicdanın kulağı açıldığında sözün tesiri kuvvetlenir.

Takdirin Gücü: Her insan beğenilmek, takdir görmek ister. Ki ekseriyetle her insanın beğenileceği, takdir edileceği bir yönü de vardır. Ama birçok insan için takdir etmeyi ya gereksiz algılar, -ki bu karşı tarafa değer vermeme anlamına gelmektedir- ya da kendi benlik saygısını düşüreceği düşüncesiyle bilinçli olarak esirger -ki bu da kendimize dair değer ve güven sorunumuzun olduğunu gösterir-. Her iki durumda da hem değer vermeme hem de değersiz hissetme başlı başına iletişim engelidirEğer değer verir ve kendinizi değersiz hissetmezseniz güzellikleri daha açık görebilirsiniz. Görmekle kalmayıp ifade etmek gerekir. Takdir iletişim adına verilen sahici bir emek olmalıdır. Bu, iletişim kapısının anahtarıdır. Karşı tarafın özellikli, belirgin ve somut bir hususta beğenildiğini ifade etmek, onu size karşı açık hale getirir. Çoğu kişide görmediği değeri sizde görmesi, onu size bağlı ve işbirliğine açık hale getirir.

İnformal Ortam Etkisi: Biçimsel yapıların içinde kurallar, normlar, beklentiler, çıkarlar iletişimi bir rollere dönüştürür ve mekanikleştirir, bu yüzden soğutur. İnsan kısıtlanır, derinlerdekini yüzeye çıkaramaz, kendini açamaz. Ama farklı bir ortamda, hatta iletişim kuracağınız kişi ile birlikte daha önce hiç gitmediğiniz/olmadığınız bir ortamda, mümkünse açık alanda, mümkünse doğa ortamında iletişim kurmak duyguyu da düşünceyi de vicdanı da şeffaflaştırır. Böyle bir ortam iletişimin gücünü ve samimiyetini artırır.

Yargıçlık Yapmama: İnsanlar belirsizlikten kurtulmak için bir an önce tanımlamak ihtiyacı içindedir. İnsan kendini güvende hissetmek için siyah beyaz gibi etiketlerle yargı dağıtabilir. Halbu ki iletişimde sosyal zekanın öneminden bahsedilir. Peki neden sosyal zekası yüksek insanların iletişimi daha kuvvetlidir? Çünkü sosyal zeka herkesi olduğu gibi kabul edebilmektedir. Ama bundan önce insan kendisini de olduğu gibi kabul edebilmeli, kendisi ile yüzleşmekten kaçmamalıdır. Kendisini olduğu gibi değerlendiren insan eksikliklerini, zaaflarını vs. görecek ve böylece diğer insanlara daha anlayışlı ve merhametli olacaktır. İnsanları yargılayarak kendimizden kaçtığımızı unutmamak gerekir. Hatta kendi zaafımızı dışarıda görmek bize iyi gelebilir. İnsan farkında veya farkında olmadan yansıtma yapar. İnsan; kendini değersiz hissetmekten ve sorumluluklarından kaçmak için kendini diğerlerini yargılarken bulur. Bu yüzden yargıçlık cazip gelir. Yargıçlık cazibesine dur diyebildiğimiz müddetçe iletişim kurmaya da kurulmaya da daha açık oluruz.

İletişimdeki bir diğer eksiğimiz ise karşı taraf ile anlam paylaşımı yapmamamız. Ne demek anlam paylaşımı? Karşı taraf için neyin önemli olduğunu, neyin değerli olduğu, amacının ne olduğu, amacın temelindeki anlamın ne olduğunu önce bilmek, sonra da buna değer vermek gerekir. Her insanla amacımız anlamımız bütünleşmiş biçimde benzer olmayabilir. Ama illaki ortak paydalarımız vardır. Bu ortak paydalarda bir amaç ve anlam birliği kurmak iletişimi kendi egolarımızdan çıkarıp, odağı daha yüce bir amaca/anlama çekebilir. Böylece bireysel ve duygusal çatışmalar önlenebilir.

Anlam paylaşımını nasıl yapacağımız konusunda üstünde durmamız gereken 3 temel unsur olduğunu düşünüyorum.

Anlam kaynağını anlayın: İletişim kurduğumuz kitlenin veya bireyin ilgili konuda neyi anlamlı bulduğunu, neye değer verdiğini, neyi önemli gördüğünü tespit etmemiz gerekir. Bunun için iletişimde ilk adımı biz atabilmeliyiz. Bu tespit için zaman, emek ve sabır gerekir. Çünkü kişiyi en güçlü motive eden unsurdur anlam motivasyonudur. Anlam paylaşımı en kuvvetli paylaşımdır. Önem verdiklerimiz tam olarak benzer olmayabilir, ama ortak payda bulunabilir. Kim için ne anlamlıysa; değer vermek, saygı duymak gerekir.

İlişkilerde bütünleşmeyin, ortak paydayı bulun: Diğer insanlarla bütünleşik ilişkiler çok sağlıklı ilişkiler değildir. Varlığımızı bir başka varlık alanı içinde yok etmek veya tam tersi; insanları kendi varlığımız içine çekmek doğru değildir. Varlığımızı sosyal parmaklıklarla hapsetmek veya diğerlerini kendi hapsimiz içine almak bizi kısıtlar. Burada sağlıklı olan diğerleri ile kesişim alanlarımızı bulmak, bu kesişim alanları içinde paylaşımlar yapmak, diğer alanlarımızda ise doğru mesafeyi ayarlamak gereklidir. Aksi takdirde ilişkiler varlık-yokluk bağlamı içinde yok olur.

Kendiniz dışında amaçlar belirleyin: İletişimde karşılıklı beklentiler gelişir. Ancak beklentilerin “ben” ve “sen” kaynaklı olması temel bir iletişim sorunudur. Mümkün olduğunca ortak paydalarınızdan doğan ve “beni” ve “seni” aşan somut amaçlar belirleyebilmeliyiz. Yoksa beklentileri tahsil etmeye çalıştığımız işbirlikleri çatışmalarla sonlanabilir. Beklentileri değil, amacı yüceltmek daha doğrudur. Kişisel çıkarlar yerine büyük resimden pay almak gerekir. Detaylarda takılmak, boğulmak bütünü kaçırmanıza sebep olur. Farklılıklarımız çok doğaldır, ama kol kola girebileceğimiz ortak paydalar olabilir. Bunun zamanı kısa veya uzun süreli de olabilir. Ama iletişimi ve ilişkileri büyük resim bağlamında kurmak, fıtrata bağlı çekişmeleri en aza indirir.  Sözün özü bireylerden çıkıp anlamlarda birleşmek gerekir.

Sırasıyla duygu ve anlam paylaşımından yoksun iletişim eksik kalır. Davranışsal boyuttan önce duygusal ve anlama dayalı bir bağ kurmalıyız. Duygusal benzeşmeler, duygusal bağlar için bir düzlem oluşturur. Anlama dayalı bağlar ise kişisel çıkarları aşar, kişileri anlamlı amaçlara bağlar.

Leave a comment