İnsanların büyük bir çoğunluğu; tüm olup biteni, sebep ve sonuç ilişkilerini kendi benliklerine, benlik görüşlerine (ihtiyaçları, arzuları, duyguları vb.) göre değerlendirme eğilimindedir. Özellikle de insan ilk önce duygusal değerlendirmeler yapmaya ve duygusal tepkiler vermeye meyillidir. Duygularından çıkıp düşünce denizine girmek, duygularının kaynağı olan düşünceleri değerlendirmek, duygularına; neden? sorusunu sormakla başlar. Bu zihinsel üretim gerektirmektedir. Neden öfkeliyim?, Neden mutsuzum?, Neden heyecanlıyım? …..Zahmetlidir, dinginlik ve derinlik gerekir. “Ben”den çıkışın başı, “duygu yönetimi” denilen, duyguların doğru tanımlanıp, altındaki düşüncelerin sorgulanmasıdır. Hız ve haz çağında zor olsa da duygularımız üzerinde bilişsel olarak yeniden değerlendirmeler yapmak acıyla da, stresle de, kaygıyla da mücadelenin en önemli yollarından biridir. Yoksa duygularınız hapseder, duygusal yoğunluk giderek alt benliğe esir eder.
Duygusallıktan sıyrılıp, olgusal değerlendirme yapabilmek, yani objektif olabilmek daha yüksek bir tepede olmayı gerektirir, daha yüksek bir tepeye (ben görüşünden, varlık görüşüne) çıkmayı gerektirir.
“Ben” sürekli ister, kendini korumaya ve “ben”cil olmaya yönelimlidir, narsis olmaya meyillidir, yargılayıcıdır, dar bir penceresi vardır, değerini kendinden menkul kılar.
Yükselmemiz gereken “varlık görüşü”dür. İnsanın yaşaması için nasıl bir varlık düzeninin olduğunu tahayyül edebileceğimiz; varlık arasındaki ilintileri, “ben”in dünyanın merkezi olmadığını; varlık denizine karışan, katkı sağlayan varlıklar içinde bir varlık olduğunu gördüğümüz bir tepeye çıkmamız lazım.
“Ben” küçük bir akıntı ile doğar, sonra dar vadilerde coşar, sonra geniş düzlüklere kavuşur, dinginleşir, derinleşir, sonra da varlık denizine karışır. İnsan “ben”i aşan, kendini aşan, hatta ömrünü aşan bir amaç için yaşar bu yüzden. Anlam dediğimiz mesele burada çıkar karşımıza. “Ben”in içinde kalmışlar sorgulamaz anlamı. Çünkü kendini aşamamıştır. Hala acizliğini gidereceğini zannettiği ihtiyaç ve arzularının parmaklıkları arasındadır. Duygularının gerçeklik olduğunu iddia eden romantizme kanmıştır belki de.
Çoğu zaman fiziksel, duygusal ve bilişsel konforuna hapseder İnsan kendini. Bu konfor için nice haklarının olduğunu iddia eder “ben”. Peki sorumluluklar. Sorumlulukları görmek için çıkmak lazım “ben”den. İnsanlar için, dünya için, daha da ötesi için sorumlulukları vardır İnsanın. Ama “ben”de kalanlar önce haklarını görürler, dışına çıkanlar ise önce sorumlulukları.
“Ben” sürekli eksik görür birşeyleri, eksiklikleri görür. Güvenliğini, sevgiyi, saygıyı. Hayatı boyunca bunlara ulaşmak için çalışır. Bunun için daha çok çalışır, daha fazla başarı, daha çok para ve tanınmışlık ister. Ne zamanki çıkar “ben”inden, o zaman görür ne için var olduğunu, neye yaradığını, neye yarayabileceğini. Sonra anlamaya çalışır, hem kendini hem diğerlerini hem de düzeni. “Ben”inden sıyrılabilirse, kendi dışındakileri takdir etmeye de başlar, güzelliği görür, hayrete düşer, hayran olur. Benlik; hayranlığı ne kadar başkasına atfederse, kendini o kadar değersiz görmeye meyillidir. İnsanın en çok boğuştuğu değersizlik algısıyla da en iyi mücadele adımıdır “ben”den çıkmak. Değeri değersizliği kendinde değil, kendini adadığın yolda, mensup olduğun amaçta bulmanı sağlar.
Varlık gözlüğünü takmış insan, kendine de dışarıdan bakarak değerler içinde bir değer olarak algılar kendini. Özel olmanın değil, eşsizler içinde bir eşsiz olmanın tadını alır. Ve “beni” bir kenara bırakan, bir başkasının da varlık gözlüğü ile tanışmasını sağlayabilir, varlık görüşü tepesine çıkartabilir.
“Ben”den çıkamayan empati de yapamaz. Empati kendini bir başkasının yerine koymaktan öte, bir başkası ile duygu ve anlam paylaşımı demektir. Bizim dilimizle diğeri ile hemhal olmak demektir. İnsanlar birbirlerine yakınken bile neden bağırıyor bu kadar? Çünkü kalplar çok uzak. Herkes “ben”ine çekilmiş durumda.
Bir başkasının rahatsızlığından rahatsız olmaktır hemhal olmak. İnsanların duygularını paylaşmak için, kendi duygumuzdan arınmak, insanların anlamlarını paylaşmak için, onların anlamlarına dahil olmak gerekir. Birçok insan diğerlerini kendilerinden (duygularından, yaşanmışlıklarından vb.) değerlendirmeye daha meyillidir. Bu en kolayıdır çünkü. Ama birçok filtresi vardır “ben” görüşünün. Bu yüzden çıkmak gerekir. En azından kenarlarda durmak daha doğrudur. Ekoloji ve biyolojiyi gözlediğimizde kenarların hep daha zengin olduğunuzu görürüz. Hücre çevreleyen kenar, ırmağı çevreleyen toprak hep daha zengindir. “Ben”lik tekliği, varlık çeşitliliği gösterir bize. “Kabul”ü öğretir bize.
Psikoloji bilimine göre, çalışma anında en zirve performans/verimlilik için gerekli gördüğü akış halinde de “ben” yoktur. Akışta olmak; müzik yapıyorsanız müzik olmak, resim yapıyorsanız resim olmayı gerektirir. Yazı yazıyorsanız cümle, okuma yapıyorsunuz hikaye olmaktır. “Ben”i dışarda bırakmaktır yani.
“Ben”de yaşamak hayatı otomatik pilota almaktır. “Ben”den çıkmak uyanmaktır, farkına varmaktır. Hani gözünüzün önüne en küçük noktayı bile çok yaklaştırsanız, hayatın tümü bu noktadan ibaret sanarsınız ya…”Ben” o noktadır, ötelere bakmak için, bir kenara çekmeniz gerekir.
“Ben”i mutlu etmeyi, tüm ihtiyaçlarını karşılamak gibi görürseniz yanılırsınız. Hem obezdir, hem doyumsuz. Hem yavaşlatır sizi hem de hiçbir zaman tam doyuma ulaşmaz. Bilin ki mutluluk en aza ihtiyaç duymaktır. “Ben”i en az duymaktır.
“Ben”im olan ve en çok kulak vermem gereken tek varlık ruhum. Ruh da almakla değil, vermekle tatmin olur. “Benim” dediğiniz diğer tüm varlıklar ya emanet ya da ortak kullanım.
Kolay değil. “Ben”den çıkıp “var”lık tepesine çıkmak.
Uyanalım, yolu görelim, yolda olalım kafi.
